GezTürkiye.com - İstanbul Adalar Semti - Heybeli Ada, Büyük Ada, Kınalı Ada, Burgaz Ada

ADALAR

 

Adalar


İstanbul Adalarının tarihine ait Bizans öncesinden pek az bilgi vardır. Bunlar Thimkus Artemiones gibi antik çağ yazarlarının eserlerinde bulunur Batı kaynaklarında Adalar, sayısız trajedilerin yaşandığı yerlerdir. Bizans tarihçileri bu manastırlardan ancak 8.yy dan itibaren söz etmeye başlarlar. Latinler İstanbul’a geldikleri zaman ( 1204 ), Venedik dükü Dandola, Latinleri Adaları yağma etmeye kışkırttı. Ancak, Latinler Adalara saldırmadılar. Adalar, 1302’de Eğriboz ve Girit korsanlarının saldırısına uğradı. Türkler’in Adalara gelişleri, Bizans İmparatoru Manuel Paleologos dönemine rastlar. 1412’de Musa Çelebi ile İmparator Manuel arasında Yassıada yakınlarında yapılan deniz savaşı, Adaları etkiledi. İstanbul’un fethinden yaklaşık bir buçuk ay önce, Fatih Sultan Mehmet’in kenti kuşatması sırasında, 17 Nisan 1453’de Baltaoğlu Süleyman Bey, Adaları ele geçirdi. Gustav Schlumberger, Adaların trajik tarihini, doğal güzelliği bakımından eş tuttuğu Capri’nin tarihine benzetir. Reşat Ekrem Koçu’nun Adaların trajik tarihini yorumlayışı ilginç ve çarpıcıdır. “Adalar, pitoresk bir tabiat yapısı ile zengin tarih haralarına sahiptir. Her adımda yirmi asırlık bir tarihin izine rastlanır.
Çam ormanlarıyla örtülmüş tepeleri, türlü kır çiçekleri bezenmiş vadileri, Marmara dalgalarının çırpındığı kıyıları, bir zamanlar buralarda taç ve tahtından mahrum edilmiş imparatorların işkenceler, mahrumiyetler altında ve korkunç bir sefalet içinde inleyip mahvolduklarına inandıramaz.” Adalar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 19. Yüzyıl ortalarına kadar kendi haline terk edilmiş, 1839 Tanzimat Fermanı ile yabancılara mülk edinme olanağı tanıyan yasal düzenleme sonunda hızla gelişme sürecine girmiştir. İlk kez Fransızlar Adaları sayfiye yeri olarak seçmişler, Türklerin yerleşmesi daha sonra gerçekleşmiştir. Adalar’ın giderek önem kazanmasına neden olan bir diğer gelişme, Adalar’la İstanbul ve Kadıköy arasında 1846’dan itibaren düzenli vapur seferlerinin başlatılması olmuştur. İstanbul’un zenginleri, azınlıklar ve yabancı uyruklular bu gelişme sürecinde Adaları bir sayfiye yeri haline getirmişlerdir. Bu gelişme sonunda İstanbul’da kurulan ilk üç belediye dairesinden biri, Yedinci Daire diye anılan Adalar Belediyesi olmuştur. ( 1861 ) Heybeliada’da bugün mevcut olan Özel Rum Erkek Lisesi ise; 1913 yılında çıkarılan ‘Tedrisatı iptidaiye’ kanununda, özel okulların durumu ile ilgilidir. 1915 de yayımlanan Mekatibi Hususiye Talimatnamesiyle özel okulların statüsü açıklığa kavuşturuldu. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasının 40. Ve 41. Maddelerinde azınlıklara tanınan kültür ve eğitim hakları ile yabancı ve özel okullar çalışmalarını sürdürmektedirler. 1906 yılında kurulmuş olan İngiliz “Prinkipo Yacht Clup”, Cumhuriyet’ten sonra “Büyükada Yat Kulübü TAŞ.” Ne geçmiştir. 1937 yılında ise “Anadolu Kulübü” ne devredilerek Atatürk’ün direktifi üzerine 1926’da kurulan ve önce Ankara’da faaliyete başlayan Anadolu Kulübü’nün şubesi olarak faaliyete başlamıştır. Adaları, İstanbul’un diğer ilçelerinden ayıran temel özelliği, bunların tümü ile kara bağlantısı olmaması, yazlık bir sayfiye yerleşimi oluşudur. Zengin doğal güzelliğiyle Marmara’nın incisi ve İstanbul’un doğal akciğerleri olan Adalar’ın, İstanbul’un bir sayfiye, dinlence ve eğlence yeri oluşu, 20. yy’ın başından sonradır. Prens Adaları adı ile de bilinen İstanbul Adaları Marmara denizinde, şehre bir saat kadar yakınlıkta 9 adadır. Haliç girişi ve Kabataş iskelelerinden kalkan vapur veya deniz otobüsleri dört adaya muntazam seferler yaparlar. Bizans devrinde manastırların kurulduğu Adalar saray mensuplarına yazlık veya sürgün yeri olmuş; Heybelideki bakır madenleri de kullanılmıştı. Yine bu adada Bizansın son yapısı, Meryem’e ithaf edilmiş küçük kilise, Deniz Lisesi üst binası avlusunda bulunur.!9 yy Başlarında servis giren buharlı vapurlar ile Adlara ulaşım kolaylaşmış, okullar ve oteller de inşa edilince nüfus artışı başlamıştı. Büyükçe olan, yan, yana sıralı dört ada yazlık evler, villalar,çamlık korularla kaplı olup plaj ve piknik yöreleri ile ünlüdürler. Mayıs ayından Eylül sonuna kadar kalabalıklaşan adalar diğer zamanlarda tenhadır.

 

Yerleşim bölgelerinin iskelelere yakın çevrelerde, şehre bakan yönde geliştiği, tepeleri çamlıklarla örtülü ada yollarının tek vasıtası faytonlardır. Mevsim boyu, bilhassa tatil günlerinde koylar ve plajlar özel yat ve motorların, yelkenli teknelerin çekici duraklarıdır. Şehirden gelen deniz vasıtalarından ilk görülen konik siluetli Hayırsız Ada ve İkinci Yassı Ada da yerleşim yoktur. İlk durak Kınalı Adanın etrafı açık plaj olup arkasındaki koy ile meşhurdur. Burada yük arabaları dışında faytonlar çalışmazlar. Sahildeki modern küçük camii, eski, güzel konakları dikkat çeken yerlerdir. Kınalıdan sonra kayalık sahilleri ile Burgaz adası yer alır. Her adada bulunan Yelken ve Su Sporları kulüplerinin ilki ve meşhuru buradadır. Roman yazarı Sait Faik Abasıyanık adada yaşarken yaşadığı ev müzeye çevrilmiş ve uğrağı, gün batımı ile şöhretli Kalpazan Kaya mahalli meşhur bir kafe olmuştur. Heybeli yönünde, şeklinden dolayı adlandırılmış, özel Kaşık Adası yer alır. Heybeli Ada ikiz tepeleri arasında Deniz lisesi üst binası bulunurken öndeki diğer tepe üzerinde, çamlık içerisinde halen öğrenim yapılmayan Rum Ruhban Okulu ilk görülen büyük yapılardır. Ada iskelesi yanında Deniz Lisesi sahil boyu uzanır. Lokanta ve çayhaneler diğer yöndedir. Yerleşim alanlarının arka cephesinde çok güzel bir koy ile, Kaşık Adasına bakan tarafta halk plajı ve Deniz kulübü tesisleri ile arkasında meşhur Değirmen Burnu piknik alanı bulunur. Tepeleri çevreleyen yollarda, çamların içerisinde güzel ve manzaralı yürüyüş güzergahları adayı dolanır. Ada okullar ve sanatoryum tesislerinden dolayı kış aylarında da nispeten hareketlidir. Yıl boyu açık Halki Palas Oteli 19 yy. ortalarında beri servis vermektedir.
1995 yılında yenilenmiş ve tüm modern imkanlara kavuşturulmuştur. Takım Adaların en büyüğü ve meşhuru Büyük Adadır. Fayton turu ile etrafı iki saate yakın bir sürede dolaşılabilir. Ancak bir saate dolaşılan yarım tur daha enteresandır. Halk plajlarından Heybeli Ada yönündeki Yörük Ali Plajı şahane bir koyda bulunmaktadır. Yanı başındaki Dil burnu mesire alanı ile tercih edilen güzel bir yerdir. İskele civarı kalabalık yerleşim bölgesinin aksine adanın güney tarafı ıssızdır. Buralardaki koylar teknelerin ziyaret yerleridir. Adanın üst sırtlarında harap halde bulunan 19 yy. eski oteli, belki dünyadaki en büyük ahşap yapı, ihya edileceği zamanın özlemi ile ayakta durmaya çabalamaktadır. Büyük Ada iskele civarı lokantaları, çayhaneleri ve dükkanları ile renkli ve hareketlidir. Yaz aylarında servis veren 4 oteli vardır. Güzel evler, bakımlı bahçeler eşsiz manzaralar Adaları gezenlerde unutulmaz anılar bırakır. Sonraki Sedef adası, sakinlerinin dışında gelenlere, plajı ile açıktır.


Adalar nüfusu;

19. Yüzyıl ortalarından beri artış göstermiştir. 1840 yılında Adalar nüfusu 1816 iken 1865 yılında 6000’e ulaşmıştır. Adalardaki nüfus, değişik zamanlarda yapılan sayımlara göre şöyledir:
1927 - 11691  1950 – 15405 1960 – 19834  1970 - 17600,  1980 - 18232
Adalar, özellikle yazları yoğun bir iç turizm hareketine sahne olmakta ,bu nedenle de nüfus yaz mevsiminde önemli artış
göstermektedir. Nüfus yazın, kış mevsimine göre 10 katına yakın artmakta , hafta sonlarındaki artış, bunu da geçmektedir. Evler, daha çok yazlık (ikinci ev) olarak kullanılmaktadır.Yerleşik nüfusun bir bölümü İstanbul’da çalışmakta ve vapurla günübirliğine kente gidip gelmektedir.

ÖNEMLİ YAPILARDAN ÖRNEKLER:


BÜYÜKADA; KAYMAKAMLIK BİNASI (HACAPULOS KÖŞKÜ ), RUM YETİMHANESİ (PRİNKİPO PALAS), ANADOLU KULÜBÜ BİNASI, İKİZ YAPILAR, (CASTELLİ EVLERİ) SPLENDİT OTELİ, GÜNTEKİN KÖŞKÜ, CON PAŞA KÖŞKÜ, (JOHN AVRİMİDİS’İN EVİ) AYA YORGİ MANASTIRI, AGOPYAN KÖŞKÜ, (Çankaya Oteli )

Büyük Ada


HEYBELİADA; DENİZ LİSESİ HAZIRLIK BÖLÜMÜ, DENİZ LİSESİ, HALKİ PALAS OTELİ, ÖZEL RUM ERKEK LİSESİ (ESKİ RUHBAN OKULU), GÜRPINAR KÖŞKÜ, İNÖNÜ EVİ (MAVROMATİS KÖŞKÜ), AHMET RASİMEVİ,

Haybeli Ada

BURGAZADASI;SAİTFAİK ABASIYANIK MÜZESİ, GÜVENÇ EVİ (ÖĞRETMENEVİ)

Burgaz Ada


KINALIADA; TAŞCIYAN YALISI, NEDÜRYAN EVİ

Kınalı Ada

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar


ADA VAPURUNDA


Şu geçen uğursuz savaş zamanında, gücünün üstünde çalışanların arasında da ada vapurlarını zikretmemek büyük bir insafsızlıktır.Bunlara yetişip binmek için sabah karanlığında kalkmaya mecbursunuz.Bu pata pat bahriler o ihtiyarlıkları,o malullikleri ile beraber sabahleyin herkesten evvel uyanırlar.Kalkacakları iskelelerden o hım hım sadalarıyla müşteri davet ederler:
  -Kazanım yandı.İstinim geldi.Kalkıyorum.Yetişemeyenin vay haline.Çünkü işi 24 saat sonraya kalır.
  Evet her biri, birer memleket sayılan dört ada halkı, bir iki kış  akşam sabah bir tek vapur ile inip çıkmak mecburiyetinde kaldı.
  İstanbul’a ineceğimiz sabah lamba ile kalkar,tutuşturulmuş sobanızın karşısında giyinirsiniz.İzmit körfezinin arkasından tanyeri ağarır.Pencerenin önünde küçük bir kahvaltı edersiniz.Ellerini lokmaları ağzınıza götürmekle meşgul iken gözlerinizi Büyük ada iskelesinden ayıramazsınız.Nihayet pat pat bahri denize açılır,nazenin yüzü Heybeli’ye döner.Onun, biraz sola yaslanarak karşıdan yanpiri bir gelişi vardır.Kısık nezleli sesiyle iskeleye yaklaştığını ilan eder.Zavallı pat pat,Büyükadadan o kadar istiabının üstünde bir yükle gelir ki iğne atsanız yere düşmez.Heybeli’nin uzun iskelesini bir uçtan öbür ucuna dolduran mahşer gibi o halk nereye sığacak?
  İşte bu mucizeyi ne inşaat mühendislerinin, ne fencilerin, hiçbir kimsenin aklı ermez.Çünkü aklın idrak ettiği hususlara dokunamayan şeylerdendir.Evliya Çelebi menkulatı gibi,bu garip şeyin izahında hayret ifadesi ile acz beyanından başka çare yoktur.
  Vapurun cesim bir lastik torba gibi ağzı açılır.Birbiri üzerine halk içeri dökülür.Dökülür.Dökülür.Siz de insanlığınzdan çıkar,paket.balya gibi birşey olursunuz.O siyah cereyanın içine karıştıktan sonra artık ayaklarınızın maliki değilsiniz.Yürümezsiniz.Sizi yürütürler.Her tarafınızda bir muşta,bir yumruk bir itme, bir kakma ile götürülürsünüz.Beni beşer denilen insan kardeşlerinizin ne kadar haşin ve hoyrat olduğunu bu geçitte anlarsınız.Tarif olunmaz bir tazyikle itile kakıla nihayet kıma makinesinden dökülür gibi hemen pelte halinde bir köşeye tekerlenirsiniz.Orada da Bir işkence dolabı içindesiniz.Oturmak nerede,eğilmek bile elinizde değildir.Yine o siyah cereyan sizi sürükleyip köprü dubaları üzerine atıncaya kadar o elim halde kalısınız.Okullarda haşarı çocuk cezası olan bu ayakta durmak azabı ne kadar sürer?Artık o pat pat bahrinin keyfine bağlıdır.Kronik hastalalıklarından bir depreşip de makine tembelleşirse iki saat de sürer,üç de.Bu gecikmeden ne deniz yolları idaresi mesuldür,ne kaptan, ne makinist...Biçare yolcular bu hale o kadar alışkındırlar ki,bundan bir sorumlu aramak kimsenin aklına gelmez.Transatlantik  seferlerini bu idareye verseler,kim bilir eski dünya ile yenisinin arası kaç aylık olurdu?Biz zannederiz ki medeni cihanda yolculukların hepsi hep böyledir.
  Erişir menzili maksuduna aheste giden
  Tiz reftar olanın payına damen dolaşır.
  Edirneli Hatemi merhum,bu mısraları besbelli ricalimizin uzun etekli elbise giydikleri bir zamanda yumurtlamış olmalı.Biz pantolon giyeli asrı geçdi.Lakin bu şiirin hükmüne ittiba modası hala geçmedi.
  Rabbim sağlık versin,Denizyolları idaresi eşya ile insanı pek ayırmaz.Hemen yan yana yığarak taşır.Üst güvertenin birinci mevkiinde kirli haralar,kokan çuvallar,içlerine hangi nevi hastaların girip çıktığı belirsiz çinko banyolar arasında yolculuk ettiğimiz çoktur.
  Savaş yıllarında bir sonbahardı.Vapurlar insandan ziyade yük ile doluyordu.Orta kat salonunda pencere önünde oturuyordum.Kadınlar kendilerine ayrılmış dar aralığa tıkıldılar.Birbiri üzerine yığıldılar.Hepsinin elinde,koltuğunda,kucağında ya bir sepet,bir bohça veya bir çocuk vardı.Arada bir nezaketsizce söylenmelerle kalabalık bir okul gibi o tek sıranın üzerine dizildiler.Tanıdık tanımadık birbirleriyle çabuk muhabbete koyulduklarından nasıl bir cendere içinde oturduklarını unutuyorlar.
  İskarça halinde vapur hareket etti.Burgaz’a yanaştık.Oradan binecek yolcular nereye sığacaklardı?İşte zihnin alamamayacağı bir soru.Artık yer olmadığını herkes gibi kaptan da biliyordu,ama iskelelere uğramak tarifede vardı.İskelenin üzeri karınca yuvası kaynaşmasıyla insan dolu idi.İskele atıldı,halk vapura akmak istedi.Fakat hücumlar faydasız kaldı.İskele kalabalığın ayakları altında çatırdıyor,kimse bir adım ileri gidemiyordu.Çünkü içeriye beş kişinin daha sığması ihtimali yok gibiydi.Birkaç yolcu ancak girebildi.Halkı tekrar iskele üzerine dökerek vapur hareket etti.Tarife hükmüne uyarak şimdi de Kınalı’ya uğrayacaktık.Burgaz’da kalan yolcuların yumruklarını sıkarak bağrışmaları olur facialardan değildi.Çünkü sabah seferini tek bir vapur yapıyordu. Yer bulabilene ne mutlu...
  Bu esnada salon penceresinin önünde tesadüfün yarattığı en gülünç komedyalardan biri başladı.Gerisi,koltuklu arkalığı kadar enli,şişman kık beşlik bir Madan elinde yine öyle tıkız bir Buldok’un zinciriyle içeri girdi.Arkasında kucağı çocuklu  genç bir kadınla,eli sepetli,koltuğu  bohçalı bir hizmetçi kız vardı.
  Bu üç kadın,sıra üzerine oturanlarla küpeştenin önüne sıralananların arasından yürüyebilmek için epey lakırdı işittiler.Dirsek yediler.Fakat Buldok’lu Madam uğradığı her kakıştırmaya aynı suretle mukabele ederek ilerliyordu.Nihayet bir noktaya geldiler ki öndekileri çiğnemedikçe bir adım atmak ihtimali kalmadı.
  Şişman Madam iskeleye davlumbaz rampa eder gibi,geniş arkasını, oturan kadınlar tarafına dayadı.
  Bu harar gibi vücudun havalesi altında ezilen bir kadın haykırarak:
  -A ne yapıyorsun madam?
  -Oturazayım...
  -Nereye oturacaksın?
  -Sen nerde oturdu.ben de orada oturazayım...
  -Nereye sığacaksın ayol?
  -Sığmazayım ne yapazayım?..Sığazayım..
  Gürültü büyüdü.Haykırışmalar sıranın bir başından öbürüne sirayet etti.Bu vevaylaya bigane kalamayan Buldok,sahibinin hesabına,,bacaklar arasından keskin keskin havlıyordu.
   Diğer bir kadın:
  -Kokona köpeğini çek,bacağımı ısıracak...
  Madam hiddetle zinciri çekerek:
  -Sopa bre gaydure...
  Çocuğun biri bütün avazıyla:
  -Anneciğim..Anneciğim simidimi köpek kaptı...
  Anası:
  -İlahi geber..Ona şimdi beş kuruş verdim.Neye kaptırıyosun?
  Diğer bir kadın:
  -Yavrucak ne yapsın hanım!..Aznavur gibi köpek...Gözlerine bak...Üstüme atılacak sanıyorum.Yassı burunlu,ne sakil şey...Rabbim neler yaratıyor?..Aman baktıkça ruhuma sıkıntı basıyor...
  -Ay yetişmesinler..Hayvancağızı frengili surata benzetmişler...
  -Madam bu köpeğn suratını si mi kalıba koydunuz?
  Şişman madam:
  -N e kalpazanım..Bu böyle doğmuş.
  -Domuz cinsi galiba...
  -İyi söyledin kardeş.Köpeğe benzemiyor ki...
  -İçimizde gebe varsa bu gudubet hayvana bakmasın sakın...Sonra çocuğu böyle olur...
  Üç kadın aşırı bir hanım çırpınarak:
  -A,baktım gitti,hanım...Alnımın kara yazısı,şimdi ben bunun gibi doğuracağım?
  Buldok’un sahibi Madam sinirlenerek:
  -Ah kale bu ne lakırdı:Köpek başka,adam başka...(Genç kadının kucağındaki çocuğu göstererek)bu zozuk ne vakit dogmus köpek evde beraber.Şimdi bu onu benzedi hiç...(cocuğu okşayarak)Yorga ah pedakimu...
  -Burnuma fena bir koku geliyor...Nedir o?
  -A kardeş çarşafını çek..Çarşafını çek...
  Ne var? Ne olmuş?..
  -Ne olacak yassı suratlı domuz yavrusu şurayı kirletmiş...
  Kadın bakınarak:
  -A musibet...Ne çabuk...Gelir gelmez bu marifeti mi yaptı?..Madam ne terbiyesiz köpeğin var...
  -Ne yapazak...Ne vakit geldi.Dışarıda bırakazak...Hayvan bu....
  -Aman kardeş dikkat edelim.Üstüne basmayalım...
  O aralık acı acı miyavlamaları işitildi:
  -AAA bu da ne?
  -Kediler...
  -Nerede hanım?
  -Altınızda...
  -A üstüme iyiylik sağlık,şimdi avazım çıktığı kadar bağırırım...Altımda kediler mi var?
  -Evet oturduğum sıranın altında...
  Biraz öteden kadının biri:
  -Hanımcığım sepette bizim Mestan’la Ceylan...Bir şey yapmazlar.Üzerlerini bezle sıkı sıkıya diktim.Büyük hanımın kıymetli kedileri,göçle göndermeye emniyet edemedi de Hüda’nın birliğine emanet dedi,bana teslim etti.
  Buldok sert ve sık havlamalarla kedi sepetine saldırır.Sepetin muhafızı kadın elinin beş parmağını yelpaze gibi açıp köpeğe göstererek:
  -Bak beş kardeşe..Bir indirirsem senin o yamyassı maskara suratını dağıtırım.Alimallah...Seni gidi musubet seni...
  Bütün sermayesini kucağındaki kutuya sığdıran tek gözlü kahveci çırağı,kadınlar arasından kendine yol açmaya uğraşarak:
  -Nane ...çikolata,kurabiye...simit...peynir...
  Kadının biri:
 -Ha sen eksiktin...Nereden geçeceksin?
  -Geçelum Hanum efendi...Geçelum...(Rum kadınlara bakarak)oreamentes...
  Hanımın biri bağırarak:
  -A kardeş dediğin oldu...
  -Ne oldu hanımcığım?
  -Simitçi tam üstüne bastı...
  Simitçi yere bakmaya uğraşarak:
  -Nerede bastım?..
  Köpeğin sahibi şişman Madam kazanın farkına vararak uzun bir kahkaha ile:
  -Hah poli orea ine!..
  Tek gözlü kahveci basdığı şeyin neviini gözünden ziyade burnu ile anlayarak papucunun altını küpeşteye sürte sürte temizlemeye başlayınca birkaç kadın birden:
  -Terbiyesizin zoruna bak..Yapma oralara ayol..Şimdi geçerken hepimizin üstüne sürüleek...
  Vapurun kıç tarafında bir çığlık kopar:
  -Bir limon yetiştirin kadın bayıldı..
  Sesleri işitilir...Herkes birbirinden sorar:
  -Ne olmuş hanım?Ne olmuş?
  -Ne olacak iki ortak biribirine tesadüf etmiş...
  -Ey ne var bayılacak?
  -Herif yenisini eski karısından gizliyormuş nasılsa şimdi vapurda tanışmışlar...Birisi yirmi bir,yirmi iki yaşında,delikli çorap,tango çarşaf...Sürmeli gözler,çıtır çıtır sözler,incili gerdan,bilezik saat...fıkı fıkır..Kırım kırım ,bir içim su...öteki zavallı kırk beşlik bir dilsiz kadın...
  -Hangisi bayıldı?
  -A sormak abes hanım...Genci fıkı fıkır gülüyor...Öteki zavallıcağız!Haniya sözümona Çingene ayı oynatırken,(koca karılar hamamda nasıl bayılır?)diye hayvanı yere uzatmaz mı,işte öyle kendinden geçti...Şişman Madam kahveciden sorar:
  -Ti ine?
  Kahveci çırağı Rumca macerayı anlatır...
 Madam dövünerek:
 -Ah kale ne fena bu sizin erkek adamlar?Bir karı almış...Üstünde bir tane daha...Daha üstünde bir daha,bu hiç olur?..
  Kadının biri kahveci çırağına:
  -Haydi koş,limon istiyorlar..
  -Bir limon kırk kuruş...
  -A bu ne insafsızlık.Ne günlere kaldık,bayılmamalı artık ölmeliyiz...Hiç kırk kuruşa limon olur mu?
  Kahveci çırağı büfe tarafına doğru koşarak:
  -Ne yapalum hanum efendi,bi de böyle alıyoruz.
  Kadının biri güle güle çırağın arkasından:
  -Haydi yörrü paçası kirli...
  Vapur inliye sıklıya böyle komedisiyle faciasıyla sinesinde taşıdığı kalabalığı Kınalı açıklarına getirdi.Fakat adaya uğramadı.Üzerine yolcular birikmiş iskeleyi tozlu kömürünün kesif dumanına boğarak geçti...Çünkü vapura fazla bir kimse almak belki bütün yolcuların hayatı için bir tehlike olacaktı.
  Tarife hükmüne bu haklı riayetsizliğinden dolayı kaptanı tebrik ederek hep el çırptık.Bu gürültü arasında Buldok mütamadiyen havlıyordu.Kınalıada iskelesi üzerindeki halkın protesto feryatları arkamızdan incele incele sivrinisek vızıltısına döndü...Sonra söndü...

Türkiye Tatil Rehberi Hava Durumu
İl İl Türkiye Fotoğraf Galerisi Deniz Suyu Sıcaklıkları
Sağlık Turizmi Kar Kalınlıkları
Kilometre Cetveli Konsolosluklar
Ulaşım (Otobüs, Havayolu,Tren,Denizyolu) Vize ve Pasaport İşlemleri Rüya Tabirleri
Tarihi Yerler ve Müzeler Uçak Bileti Ülke Rehberi
Kültür Haritası Online Uçuş Bilgileri İstanbul Rehberi
Yol Durumu Live Cam Şehir Planları
Dünya ve Osmanlı Mutfağı Yemekleri Aktiviteler Haberler
Tüm Osmanlı İmparatorluğu Tarihi Tüm Dünya Fuarları Sinema
Hayatı ve Fotoğrafları ile Atatürk Turizm Haberleri  
Müze Rehberi Yurt Dışı Otel Rezervasyon  
Haritadan Otel Arama İngilizce Sözlük  
Yaş Hesaplama Makinası İdeal Kilonuz Hesaplayın?
Geztürkiye RSS