GezTürkiye.com - İstanbul Galata Semti ve Tarihçesi

GALATA – PERA


Günümüzde tamamına Taksim - Beyoğlu denen, şimdiki Karaköy, Fındıklı, Perşembe Pazarı ve Tophane , Cihangir semtlerinin genel adıdır. 14. yy başlarında Cenevizlilerin kentidir Pera. Bölgenin ticari can damarı ise Galata olarak adlandırılan yerdi. Bu yörenin bilebildiğimiz en eski adı, "Sike"dir. "Sike" Grekçe'de (İncir Ağaçları) anlamına gelmektedir. Bunu Türkçe'ye (İncirlik) biçiminde de çevirmemiz mümkündür. İ.Ö. 146 yılında, bölgeye egemen olan Romalıların, yöreye "Sycena" dediklerini biliyorsak da, bunun başlangıç tarihini saptamakta zorluk çekiyoruz. Kesinlikle emin olduğumuz bir şey varsa, o da; İ.S. 330 yılında, o zaman "Deutera Romi" (İkinci Roma) adıyla, bugünkü İstanbul, Roma'nın başkenti olarak tarih sahnesine girdiği zaman, kentin 13. İdari Bölgesi olan "Galata"nın resmi adının "Regio Sycena" olduğudur.


Yöreye resmi olarak, Latince "Regio Sycena" , halk arasında Grekçe "Sike" denilirken, Bizans İmparatoru İoustinianus burayı imar edip, surlarla çevirince; bir süre için "İoustinianopolis" denilmeye başlanmışsa da, sonra bu ad terkedilmiştir. 8. yüzyıldan sonra "Galata" adı ortaya çıkar. "Galata" adının nereden geldiği çok tartışmalıdır. Bir görüşe göre; yöre halkının Galat diye adlandırdığı Kelt Kavmi buradan geçerken, önderleri Brennos yönetiminde burada kalmışlardır. "Galata" adı da bu nedenle yöreye verilmiştir.


FETİHTEN SONRA GALATA


Fatih Sultan Mehmed'in 1Haziran 1453 'teki ahdnamesi ile teslim olan Galata' da nüfusun büyük bölümü ile temel yapılar Osmanlı idaresine geçmiştir. Bu ahdnameyle ahaliye "aman", yani İslam dinine göre sultanın yeminiyle can ve mal güvenliği verilmiştir. Teslimden sonra sultan hemen bir voyvoda (subaşı) ve kadı atayarak kenti doğrudan doğruya Osmanlı idaresi altına almıştır . Bizans döneminde Cenevizliler kenti güçlü surlarla çevirerek bağımsız bir Ceneviz kolonisi haline getirmişlerdi ; Osmanlı idaresinde bu durum tamamıyla kalmıştır.

 

1455 Osmanlı nüfus sayımına göre, Galata' da gayrimüslim nüfus üç kategoriye ayrılmıştı: Birincisi, kente geçici olarak gelmiş Cenevizli ve Venedikli tüccar, ikincisi Osmanlı tabiyetine geçmiş yerli Cenevizliler, üçüncüsü Ceneviz döneminde yerleşmiş Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler. Cenevizli tüccara kapitülasyon garantileri verilmiş, öteki Cenevizliler Osmanlı' nın tebaası olmuşlardır.


Ceneviz döneminde nüfus artıp yeni mahalleler kuruldukça bunları korumak için yeni surlar yapılmış, böylece iç surlarla Galata beş bölümlü bir kale halini almıştır. Sultan, Galata kara surlarının güvenlik nedeniyle yer yer yıkılmasını emretmiş ama kent Ceneviz dönemindeki asıl topografyasını korumuştur. İlk Ceneviz çekirdek bölgesi, Azap - kapı ile Karaköy arasındaki bölüm, büyük kuleye doğru genişlemiş, Osmanlı döneminde de en canlı ticaret bölgesi olarak kalmıştır. Ceneviz Eski ve Yeni Lonca' sı, önemli Latin kiliseleri (San Michele, San Francesko, Santa Anna, Santa Maria, San Domenico, San Zani) bu bölgededir. Yahudiler ilk kalenin doğusunda Karaköy ve Yüksekkaldırım boyunca; Rumlar Galata Kulesi ile ilk Ceneviz Kalesi arasında ve Haliç' in Karaköy - Tophane arasındaki kıyısında, Ermeniler de onların arkasında yamaçta yer alıyorlardı. 1455 sayımına göre en kalabalık nüfus Rumlar' dı. Daha sonra Latinler ( Cenevizli, Venedik, Katalan), Ermeniler, Yahudiler sıralanıyordu. Galata' ya Türkler yarım yüzyıl içinde yerleşmiş ve kentin tenha batı bölümünde yoğunlaşmışlardır. İlk birkaç yıl içinde yerleşenler arasında denizci azepler, kaptanlar, Galata Kulesi' nde ve çevresinde görev yapan yeniçeriler vardı. Askeri sınıf dışında ilk yerleşen Türkler arasında esnaf kesimi fazlaydı. 1481 tarihli vakfiyede 13 İtalyan, 8 Rum, 6 Ermeni, 20 Türk mahallesi olduğu belirtiliyor. Kadı Muhyiddin 'in yaptığı 1478 tarihli Galata sayımı sonucu 592 Rum - Ortodoks, 535 Müslüman, 332 Latin, 62 Ermeni hanesi tespit edilmiştir. Yani daha 1478' de nüfusun % 49.8 'i Müslüman, gerisi gayrimüslimdi. Müslüman mahallelerinde Hıristiyanlar 'ın yerleşmesine izin verilmemişti ama pazar bölgesinde ve esnaf birliklerinde tüccar ve esnaf hangi dinden olursa olsun bir arada çalışırdı.
Fethin en önemli sonuçlarından biri, Galata'nın İstanbul ile her bakımdan bütünleşmesidir. Galata yalnız ticari bakımdan değil, yaşam stili bakımından da İstanbul' un Avrupa' ya açılan penceresi olmuştur. Fatih' in tarihçisi Tursun Bey (1490' a doğru) "Eğer İstanbul' dan Frengistan'a (yani Galata' ya) geçmek istersen kayığa bir akçe ödemen yeter." diyor. Osmanlı idaresinde 1453 - 1490 arasına rastlayan Galata - Ceneviz noter kayıtları, serbest yaşam ve ticaret bakımından eskiye göre önemli bir değişiklik olmadığını ortaya koymaktadır.
Magnafica Comunita di Pera adını alan Osmanlı tebaası Ceneviz cemaatine bir protegeros (kethüda) idaresinde kendi iç işlerini düzenleme hakkı tanımıştı. 1540' larda eski San Michele Kilisesi yerinde Rüstem Paşa bir bedesten ve han yaptırarak, büyük tüccar ve ithal malları için güvenceli bir ticaret merkezi yaratmış oldu. Galata aynı zamanda zeytinyağı, şarap gibi Ege mallarının başlıca antreposuydu. Öte yandan, 16. yy.da Kasımpaşa semti imparatorluğun esas tersanesi ve donanma merkezi olunca, Galata da denizciliğin ve denizcilerin başlıca mekanı haline geldi. 17. yy başlarında Galata' da tüm Avrupalı Katolik nüfus 1100 olarak tespit edilmiştir. Buna azad edilmiş 500 esirle donanma zindanlarındaki 2000 esir eklenmelidir. 1765' te 17 Alman, 33 Fransız, 13 İtalyan olmak üzere Avrupalı nüfus oldukça azdı. Bu yabancıların kişisel işleri için Galata kadısına başvurduklarını Galata mahkemesi sicillerinden öğreniyoruz. Ceneviz döneminde olduğu gibi Osmanlı döneminde de, iş hayatı Orta Hisar denilen Perşembe Pazarı çevresinde yoğunlaşmıştır.


Yukarı sur ötesinde "Pera Bağları" denilen bölgede başlangıçta bağ, bahçe ve mezarlıklar vardı. Saray içoğlanlarının yetiştirilmesi için Galatasaray' ın inşa edilmesinden sonra burada yerleşme başladı. 2. Selim döneminde (1566 - 1574) "Frenk Beyoğlu" diye tanınan, sultanın gözdesi Venedikli Aloisio Gritti' nin sarayının bulunduğu Beyoğlu bölgesinde zamanla Avrupalı elçiler yazlık köşkler yaptırmışlar, böylece sur ötesi Beyoğlu gelişmiştir. 15. ve 16. yy. Galata' ya yeni etnik unsurların katıldığı yüzyıllardır. Fatih, Venedikliler' e karşı Floransalılar' ı desteklediğinden 1463 - 1520 yılları arasında Galata' da Floransalı ticaret evleri açılmıştır. Bunların yıllık ciroları 600 bin altındı. Fakat sonraları onların yerini Venedikliler alacaktır. Galata, Ceneviz döneminde olduğu gibi, Doğu ve Batı ticaret mallarının, özellikle Avrupa yünlü kumaşlarıyla İran ipeğinin büyük ölçüde mübadele edildiği bir antrepo konumundaydı ve bu ticaret Ceneviz, Floransa, Venedik cumhuriyetlerinin zenginlik kaynağını oluşturuyordu. Galata' ya yerleşen bir başka etnik grup da Araplardı. 1569'dan beri Endülüslü Arap göçmenleri Galata' ya kitleler halinde yerleştiler. Bu nedenle San Domenico Kilisesi, Arap Camii adıyla tanındı.

18.yy.da Galata' da Avrupalılar azdı. 19. yüzyılda Avrupa ile ticaretin gelişmesiyle birlikte Avrupalılar yoğun biçimde Galata' ya yerleştiler. 1840' larda Charles White' nin gözlemine göre, hali vakti yerinde olan Türkler de alışverişlerini artık İstanbul' daki Kapalıçarşı yerine Beyoğlu' nda yapmaya başladılar. Pera Büyük Caddesi, Avrupa mallarının satıldığı mağazaların, Avrupai otel ve eğlence yerlerinin faaliyette bulunduğu kozmopolit Beyoğlu semtine vücut verdi. 1853 - 1856 Kırım Savaşı yıllarında bu süreç hızlandı. İngilizler başta olmak üzere Avrupalılar, kapitülasyonlar sayesinde Galata' yı gerçekten serbest bir liman haline soktular. 1855' te Perşembe Pazarı, Voyvoda Caddesi ve Karaköy başta olmak üzere Galata, Avrupai malların ve bankaların yer aldığı başlıca ticaret merkezi haline gelince, İstanbul' un başka semtlerinde yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudiler akın akın Galata' da toplanmaya başladılar ve şehrin etnik yapısı bir kere daha değişti. Levanten denilen yeni kozmopolit bir tip ortaya çıktı. Bu dönemde özellikle Beyoğlu' nda yeni yeni kiliseler ve sinagoglar yapılmıştır.

1927 nüfus sayımında Galata ve Beyoğlu' ndaki durum şöyleydi: 145.140 Müslüman (nüfusun % 49.8' i), 63.284 Rum (% 21.7), 32.277 Yahudi (% 11), 23.517 Ermeni (% 8), 19.793 Katolik (% 6.8), 6.059 başka Hristiyanlar (% 2).
Modern şehircilik de İstanbul' da ilk kez Galata' da gerçekleşti, tabii Avrupalıların baskısı ve etkisiyle. Sokakları karanlık, çamur içinde, suçlu ve dilencilerle dolu olan Galata - Beyoğlu, 1857' de Avrupai bir belediyeye kavuştu. Kurulan belediye meclisi gelir kaynakları yarattı, iç surlar yıkıldı, geniş caddeler açıldı, temizlik ve aydınlatma işleri ele alındı, bir belediye zabıtası kuruldu. Fakat yabancıların, bu belediye meclisini tamamıyla otonom bir idare haline getirmeye çalışmaları, Osmanlı hükümetiyle çatışmalara sebebiyet vermekte gecikmedi.



Haliç üzerinde İstanbul - Galata arası ulaşım kayıklarla yapılırdı. Avrupalılar etkilerini bu alanda da gösterdiler ve 1836' da Haliç üzerinde ilk köprü Azap - kapı ile Un - kapanı arasında yapıldı. 1876' da Karaköy' den Beyoğlu' na tünel inşa edildi. Bu tünel dünyadaki ilk tünellerden biridir.

 

Ahmet Mithat Efendi
GALATA MEYHANELERİ

 


 Galata’dan geçerken birtakım genis meyhaneler görürsünüz ki yüzü on beş,yirmi;derinliği otuz,kırk metreyi bulur.
   Bu meyhanelerin sokaktan yana yakın bir yerinde süslüce bir tezgah görüp de onun ön tarafında da eski Yunanlıların içki tanrısı olan Baküs’ün çakır keyfi resmi bulunduğuna bakarak,bunları uygarlığın bugünkü ilerleyişinde yarattığı yeni yetişmelerden sanmayınız.Öte yandan meyhanenin boylu boyunca iki yada üç sıra birbiri üzerine dizilmiş beşer yüz kiloluk fıçılarına iyice bakınız.
   Gerçi bu fıçıların üzerinde numaralar da göreceğinizden,belediye dairelerinin dükkan  ve evlere numaralar koyduğu zamandan beri hatırlara gelmiş olan şu numaralar size bu fıçıların da daha birkaç yıldan beri meydana çıkmış olduğunu zannettirir.Hele bazı meyhanelerde çividi ya da beyaz renklere boyanmış görünmesi bu zannınızı kuvvetlendirir,ama o fıçılar,tıpkı elli beş yaşından sonra ustura,ibrişim ve pomatlarla kendisine gençlik ve tazelik vermeye çalışan kart ve kıranta herifler gibi şu görünüşteki süslere büründüklerinden,zamanımızın “şık”ları kadar genç sayılmazlar.
    Yağmur yağış görmeyen meşe tahtaları kaç yüz sene dayanabilirse,tahmin edersiniz ki,bunlar da oracıkta ne zamandan beri keyif adamlarının hizmetindedirler.Hem bu tahmininizde mübalağa etmek korkusu sizin yanınıza bile uğramamalıdır.
  Şimdiki halde sözünü ettiğimiz meyhanelerin pek çoğunda bu fıçılar boş durmaktadır.Onların boş bulunmaları ise,kendilerinin ne kadar yaşlı olduklarını tahmin edebilmemiz konusunda bize yardımcı olmaktadır.Çünki bunların içini kendilerine yuva edinmiş örümceklerin her biri hemen hemen yengeç büyüklüğünü kazanmış,yaşlılıktan ve semirmekten renkleri de bozarmış olduğundan-eğer yeterli bir biyoloji bilginiz varsa-bu örümceklerin en azından yetmişer seksener yaşlarında olduklarına kanaat getirmekte bir an bile tereddüt etmezsiniz.
   Bugün hiçbir içki düşkünü bulamazsınız ki bu fıçıların dopdolu olduğu günleri ağızları sulanarak,gözleri süzülerek hayal etmesin!Kendileri içki düşmanı geçindikleri halde,sıcaktan zırıl zırıl terlerken,bu fıçıların diplerinde sızıp kendilerinden geçmenin özlemini ta ciğerinde duymasın.Ceplerinde bir tek atacak beş on paraları bulunmadığı için,meyhane önlerinde ağızlarının sularını akıtarak hüzünlü hüzünlü içerisini gözetlemesin.Bu büyük ve ihtişamlı fıçıların ağaç musluklarından damlayan türlü içki sızıntılarını çocukluk günlerinin buğulu anıları arasında hala hatırlamakta bulunmuş olmasın...
   Hele on dokuzuncu yüzyılın birinci yarısı ortalarında,yeniçeri dayılarının,o bir daha geri dönülmez yokluk yolculuğuna çıkmaları üzerine bunların da zamanın ilerleyip gelişmesi öyle bir zorunlu değişmeye yönelişleri olmuştur ki,işte o günlerin bir daha geri gelmesine imkan yoktur.
   Bir zamanlar(zecriye) denilen,sonraları (müskirat rüsumu) yani içki vergileri adını almış olan vergi,aslında bu tip meyhaneleri ortadan kaldırmak için konmuştur.Belki bundan dolayıdır ki o fıçılar-şimdi ne kadar boş olsalarda-hala eski günlerin anılarıyla övünüp durmaktadır.Şimdiki halde kendilerinin yerini alan damacanalara,binliklere,kadehlere karşı onlar görmüş geçirmiş bir yaşlı adam tavrıyla ve-tabiatıyla ağızları olmadığı için-hal diliyle adeta şöyle  demektedirler:
   -Hey gidi züğürt şıklar hey!..Bizim gözlerde ve gönüllerde olduğumuz o bereketli zamanlarda,buralarda:”Bir kadeh” ya da:”Bir mastika”gibi deyimlerin adı bile geçmezdi.Bunlar pek küçük,pek hafif alına sözler olurdu.Bunun yerine:”Bir elli” veya:”Bir okkalık”denilip bunların rahatlıkla üstesinden gelinirdi.Dört  ellilik içmekle yetinen sarhoşlar bile horgörülür,bunların yüzüne bakılmazdı.Bir baş tönbekiyi nargilede bitirinceye kadar bir okkalığı sızdıran ve meze olarak da sadece bir turpun dörtte biriyle yetinen”içer”leri,şimdi tezgahın önünde resmini gördüğümüz şu Baküs Efendi görseydi,alimallah içki tanrılığından istifa eder,meydanı onlara bırakırdı.Burası öyle bir yer ki “su” denilen nesne içilmek için değil,ancak kap kaçak ve bulaşık yıkamak için içeri girebilirdi.Yoksa bir kadehçik rakının yanında kocaman bir bardak da su bulunduğunu o koca “Bekriler”görecek olsalardı:
  -Eyvah!..Ne günlere kaldık;suyla mı keyf yetireceğiz?derler ve öfkeden dumanları tepelerinden çıkardı...
   İşte şimdi Galata’da gördüğümüz meyhaneler kendi hallerince ,kendi alemlerince böyle büyük büyük büyük günler görmüş,o günlerden artakalmış,giderek ufaldıkça ufalmış zavallı birer artıktırlar.O eskilerin yanında şimdinin”Aynalı Gazino”ları ve benzerleri falanlar filanlar,çocuk oyuncağı gibi kalırlar!
   Bu meyhanelerde,o eski azman fıçılar yerine şimdiki zamanda,binlikler ve damacanalar adeta ikbalde birer sultan gibi durmaktadırlar.Buranın devamlı müşterilerine gelince:Bir zamanın yeniçerileri,kalyoncuları,Rum sandukacılar ve sokak yankesicileri gibi döküntüler görülmektedir.Ama gerek damacanın gerek fıçının içindeki içki,her zaman ve daima,o insanın aklını başından alan içkidir.Gerek yeniçeri ve kalyoncuların,gerekse tulumbacı ve sandalcıların damarlarında akıp dönen kan şöyle gazapla ve ateşle kaynamaya başladığı zaman,insanı kanlı cinayetlere yönelten o aynı kandır!
  O halde o günlerin müşterileriyle bugünküler arasında bir fark varsa o da öncekilerin birer arşın piştovlarıyla ve birer buçuk kulaç yatağanlarıyla,bellerini adeta birer silah deposu haline getirmiş olmaları;şimdikilerinse,birer karış kamalarının kuşakları  arasına sıkışıp kalmış olması ve altıpatlarlı küçücük rovelverlerinin  de şu ya da bu ceplerinin köşesinde sıkışıp kalmış olmasından ibaretttir.Yoksa bir meyhane içinde hay  huy deyinceye kadar,bir adamın dört yerinden yara alarak,zaptiyeler yetişinceye kadar, ya arka ya da ön kapıdan savuşan katilin ardı sıra berikinin de can vermesi ve kaçan katilin izinin bile belli olmaması;olmazsa başka bir şekilde,zaptiyeler yetişinceye kadar,zaten sarhoş bulunduğu sürece döktüğü kan kendi kanınıda başına sıçratmış olan katilin,bu yetmiyormuş gibi,beş altı zaptiyenin üzerine de saldırması veya birkaç süngü yahut kurşunla kendisini geberttirip gitmek gibi sonuçlar meydana gelmesi şimdi de olagelmektedir,hatta eskisinden zerrece azalmış değildir.

 

Türkiye Tatil Rehberi Hava Durumu
İl İl Türkiye Fotoğraf Galerisi Deniz Suyu Sıcaklıkları
Sağlık Turizmi Kar Kalınlıkları
Kilometre Cetveli Konsolosluklar
Ulaşım (Otobüs, Havayolu,Tren,Denizyolu) Vize ve Pasaport İşlemleri Rüya Tabirleri
Tarihi Yerler ve Müzeler Uçak Bileti Ülke Rehberi
Kültür Haritası Online Uçuş Bilgileri İstanbul Rehberi
Yol Durumu Live Cam Şehir Planları
Dünya ve Osmanlı Mutfağı Yemekleri Aktiviteler Haberler
Tüm Osmanlı İmparatorluğu Tarihi Tüm Dünya Fuarları Sinema
Hayatı ve Fotoğrafları ile Atatürk Turizm Haberleri  
Müze Rehberi Yurt Dışı Otel Rezervasyon  
Haritadan Otel Arama İngilizce Sözlük  
Yaş Hesaplama Makinası İdeal Kilonuz Hesaplayın?
Geztürkiye RSS